Geçmiş Tame Impala Albümleri ve ‘The Slow Rush’

Bu haber 14 Şubat 2020 - 14:47 'de eklendi ve 1 views kez görüntülendi.

Tame Impala bugün yeni albümü The Slow Rush‘ı dinleyicilerle paylaştı. Bu albümde dinleyicilerin ilk izlenimlerine göre kendi çizgisinden ödün vermediği ama bir o kadar da farklı bir yoldan gittiğini duyduğumuz Kevin Parker’ın müzik kariyerinde yaptığı çalışmalar, geçmiş albümleri ve en son albümü hakkında neler düşündüğünü kapsamlıca bahsettiği uproxx.com la yaptığı Kevin Parker Reviews Every Tame Impala Album, Including The Upcoming ‘The Slow Rush’ başlıklı röportajı Türkçe’ye çevrilmiş olarak sizlerle paylaşmak istedik, keyifli okumalar.

“Kesin olarak bildiğim bir şey varsa, o da bir dahaki sefere beş yıl beklemeyeceğim” dedi.

 

Eğer eski Tame Impala hayranları The Slow Rush’ı beğenmezlerse Parker bundan gerçekten memnun olabilir mi?

İnsanların tüm yolculuk boyunca benimle olmalarını beklemiyorum. İnsanların trene binmesini ve bir sonraki istasyonda inmesini bekliyorum” dedi. “Hayranlarım umurumda değilmiş gibi anlaşılıyor olabilir ama ilk albümü seven herkes bundan sonra her albümü beğenirse biraz hayal kırıklığına uğrarım. Bu sadece olması gereken şeylerden biri. Sanırım Marilyn Manson şöyle bir şey demişti; ‘Hayranlarım için albüm yapmıyorum. Onları yeni bir dinleyici için yapıyorum.’

Daha sonra, The Slow Rush’ı içeriğe bağlamak için her Tame Impala albümü – onları yapma anıları ve retrospect (geçmişe dönük) müzik hakkındaki görüşleri hakkında konuşmaya devam ettik. Aşağıda Tame Impala’nın diskografisiyle ilgili yorumlarının düzenlenmiş bir versiyonu yer almaktadır.

InnerSpeaker (2010)

Bu sabah Instagram’da dolanıyordum ve şöyle bir yorum gördüm: “İlk albüm harikaydı. Bundan sonraki her şey çöptü.” Böyle şeyler okumak kalbimi ısıtıyor. Neden kalbimi ısıttığını bilmiyorum. Bir nevi uyarıcı buluyorum.

Bu albümün hayranlarım için ne anlama geldiği, bana göre daha çok onlara ait. Neredeyse bunu yapan benmişim gibi hissetmiyorum. Başka biri gibi geliyor.

Ufkum yeni genişledi. O zamanlar nasıl yapacağımı bildiğim ve dinlemeyi sevdiğim şeylerden başka bir şey yapmaktan korkuyordum. Sanırım şimdiki kadar cesur değildim. Sadece tam olarak kendime güvenmediğim şeyleri veya görünüşte benim bulunduğum müzik dünyasından farklı bir dünyaya ait olan şeyleri denedim. InnerSpeaker müzik hayatımın son beş yılında ortaya çıkan şeydi. InnerSpeaker’ı yaptığımda beş yıldır yaptığım her şey bir araya gelmiş oldu.

Ben utangaç birisiydim. Kişisel ve müzikal olarak utangaçtım. Herkesin bir grup olduğumu düşündüğü gerçeği müzikal olarak ne kadar utangaç olduğumun bir örneğidir. İnsanlara her şeyi kendim yaptığımı söylemek bile istemedim.

Lonerism (2012)

Bunu dinliyorum ve sadece kulağa sevimli geldiğini düşünüyorum çünkü “Ah Tanrım. Bu çocuk ne yaptığını bilmiyor”.  Ama en iyi türden müzikler böyledir, değil mi? Tıpkı “Bu sanatçı ne yaptığını bilmiyor” gibi olursunuz ve müziği bazen heyecan verici kılan da budur.

Lonerism ile, bunun ne olduğunu bilmiyorum, ama sadece ani bir güven, hırs ve cesaretim vardı. Beni yanlış anlamayın. Hala InnerSpeaker ile gurur duyuyorum. Bebeklerimden biri. Ama Lonerism ile, her ne sebeple olursa olsun sanırım tutkumu eskisinden daha fazla buldum. Bu merak ve cesaret dalgasına sahiptim. Kendimi korkusuz hissettim. Lonerizm’de birincisinden veya daha önce yaptığımdan daha fazla pop şarkısı var. Ses tamamen boğulmuş ve patlamış olmasına rağmen, bana bazılarında Backstreet Boys veya Prince gibi geliyordu.

Her albüm kendi başına zor. Albümün ilk yarısında müthiş, taze ve dünyanın tepesindeymiş hissediyorum. Albümün ikinci yarısını yaparken ise kendimi dünyanın altındaymışım gibi hissediyorum. Dünyanın ağırlığını hissediyorum. Lonerism’i yapmak muhtemelen hayatımın en yaratıcı zamanlarından biriydi. Sonra, elbette, hepsini bir araya getirmek ve mixing’i ve yayınlanması en zor olanıydı. Neden bilmiyorum. Sanırım bunu yaparken çok eğlendim. Bitirdiğimde de böyle hissettirmesi gerekiyordu diye düşünüdüm.

Bu sadece dört albüm yaptıktan sonra öğrendiğim bir şey – bitirmek her zaman zor olacak.

Currents (2015)

Üçü arasında, The Slow Rush dışında, en kolay dinleyebileceğim albüm bu. Tek başımayım ve bir çift kulaklık varsa ve ilk şarkı “Let It Happen”ı açtığımda – muhtemelen sonuna kadar dinleyeceğim. Tamamen kendi kendini övmüş gibi görünme riski altında olduğunu söylüyorum, ama biliyor musun? Salla gitsin. Bir sanatçının kendi müziklerini dinlemekten zevk almasının iyi bir şey olduğunu düşünüyorum.

Lonerism‘den sallanan sarkaçın bir yolu olarak yüksek kaliteli bir albüm yapmak istedim. O zamanlar bir sürü R&B dinliyordum, gerçekten temiz, etkileyici sesler. Bu yüzden sadece ipeksi bir albüm yapmak istedim. Daha çok yapımcı olmayı kucaklamak istedim çünkü hip-hop yapımcılarını ve R&B yapımcılarını bazen sanatçılardan daha fazla idolleştirmeye başladım.

Mixing’i şimdi dinliyorum ve “Ah! O adam ne yapıyordu?” oluyorum. Ama bu doğal. Bu sadece mixing konusunda daha iyi olduğum anlamına geliyor. The Slow Rush‘ın en iyi sounding’e sahip albümüm olduğunu hissediyorum. Belki hayranlarım buna katılmayabilir.

The Slow Rush (2020)

Bence rock müzik olarak tanımlamak biraz esnetmek gibi olurdu, ama albümün türü hakkında gerçekten söyleyebileceğim tek şey bu. Günün sonunda, türler insanları hissettirme biçimleri nedeniyle türdür. Rock müzik rock müziktir çünkü insanlar dinlediklerinde gitar, davul ve bas olduğu için değil, dinleyicinin rock düşünmesini sağladığı içindir. Synth-rock var, değil mi? Sadece klavyeler ve davul makinelerinden oluşan. Bu konuya değinirken demek istediğim şu ki, Grammys gelirse ve bu albüm En İyi Rock Albümü’ne aday gösterilirse, öyle olsun.

Bunu yaparken, üzerinde biraz Kanye West perspektifini somutlaştırmak zorunda kaldım, yani bittiğinde bitti. Kimse beni acele ettiremez. Plak şirketi değil, hayranlarım değil, kendim bile. Bittiğinde bitirilecek – Saturday Night Live veya Coachella zamanı tarafından değil. Sadece bu tutumu benimsemeliydim çünkü eğer yapmazsam, o zaman hepsinin ağırlığına göre ezilirdim.

Tame Impala albümlerini yapma yöntemimle ilgili şeylerden biri, ustalaşana kadar kelimenin tam anlamıyla hiç kimsenin dahil olmaması. Benden başka “Süreç nasıl gidiyor?” diye sorabilecekleri kimse yok ve sadece kendi kafamda kaybolduğum için, bir ay içinde bitirebileceğimi düşündüm. Görünüşe göre yedi ay daha sürecekmiş. Bu sadece kendi başınıza bir albüm yapmakla birlikte gelen bir tür yanılsama, sürecin içinde ilerlerken nerede olduğunuzu bilmemek.

Bir hip-hop yapımcısının yaptığı gibi tamamen farklı dünyalardan şeyleri kullanmayı denemek istedim. Neredeyse kolajımsı olması için. Bir soundscape yapın ve oradan bir şarkı oluşturun. “It Might Be Time”ı ilk kez bir araya getirmeye başladığımda, “Bu dinlenemez bir hal alacak.” gibiydim. Çünkü kulağa Supertramp, The Chemical Brothers veya Pharrell Williams gibi gelip gelmediğini bilmiyordum. Bütün bu tür şeyleri duyabiliyordum. Sonunda, aralarda bir yerde duyulduğuna karar verdim.

Ritimler her zaman benim için çok önemli bir şey olmuştur. Ritmik olarak şarkı söylemiyorum, ama nasıl şarkı söylediğimin gerçek zamanlaması, neredeyse melodik açıdan daha önemli olduğunu düşünüyorum. “Elephant” gibi bir şarkı alın – çoğu kısmı bir notadan oluşuyor. Bu albüm için, bunu daha da fazla yapmak istedim, sadece akıllı ritimlere odaklanmak istedim.

İlk şarkı, “One More Year”, gerçekten tuhaf bir zaman ölçüsünde, 14/4’lük. Başka hiçbir şarkıyı bu ölçüyle düşünemiyorum. Örneğin, MGMT’nin “Electric Feel”ı 6/4’lüktür, bu nedenle dört atışı olması gereken her ölçünün altı atışı vardır. Sanırım şarkı normal bir disko imzası gibi geliyor, ama aslında öyle değil. Gruptaki diğer insanlara “One More Year”ın 14/4’lük söylediğimde şaşırdılar, çünkü 4/4’lük gibi duyuluyor. Bu gurur duyduğum bir şey.

Kelimelere dökmek zor, ama tam olarak ne yapmak istediğimi biliyorum. Daha korkusuz ve cesur olma yolunda ilerlemeye devam etmek istiyorum. Daha fazla müzik yapmak istiyorum. Kesin olarak bildiğim bir şey varsa, o da bir dahaki sefere beş yıl beklemeyeceğim. Yaratıcı bir şekilde kendimle daha liberal olmak istiyorum çünkü bu günlerde sadece “Salla gitsin” gibi olmak ve muhtemelen daha önceden yaptığım gibi bir şeylerin üstüne fazla düşünmemekten ilham aldım. InnerSpeaker, üstüne fazla düşünmüştüm. Lonerism, üzerinde çok fazla iş gibi çalışmıştım. Müzik üzerinde daha fazla iş olarak çalışmak istemiyorum. Giderek alerjik olduğum bir müzik kalitesi haline geliyor.

https://www.wannart.com/kevin-parkerin-uproxx-roportaji-gecmis-tame-impala-albumleri-ve-the-slow-rush/

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Yorum Yok
YASAL UYARI! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen kişiye aittir.